Anne ve babalar bu sözlerim size!

50’li yaşlarında bir öğretmen arkadaşım anlattı.
Köyde büyümüş.

Yazın günboyu tarlalarda saklambaç oynar, dağ bayır dolaşır, ağaçtan topladıkları meyvelerle karnını doyururmuş.

Derede yüzmeyi, acıkınca tuttuğu balığı pişirip yemeyi kendi kendine öğrenmiş. Güneş batmadan evde olur, kurulan yer sofrasına tüm ev halkı birlikte otururmuş.

Üniversiteyi kazanmış, meslek sahibi olmuş, kendi alanında başarılar yakalamış. Yıllar sonra sosyal medya sayesinde ilkokul arkadaşlarını bulmuş, eski günleri anmak için aileleriyle birlikte memleketlerindeki bir balık restoranında bir araya gelmişler.

Ama o akşam fark etmiş ki çocukların hemen hepsi mutsuz ve tatminsiz!

Ellerinde son model telefon ve tabletler.
Masadakilerle sosyal iletişim sıfır.

Yemekler geldiğinde; kimi “Niye geldik buraya, balık kokuyor burası, ben kebap istiyorum” diye tuttururken, kimi önüne gelen balığı “Ben bu balığı yemem, kılçığı var” diye ağlıyormuş.

Yemek çıkışı, koca koca çocukların montlarını hâlâ annelerin giydirdiğini, çantalarını babaların taşıdığını fark edince daha da üzülmüş.

Öğretmen arkadaşım konuşmasını şöyle bitirdi:
“Biz eğitimli anne babalar, galiba bu çocuk yetiştirme işini beceremedik. Zamanında yetersiz gördüğümüz annelerimizin, okuma yazması olmayan babalarımızın o doğal çocuk yetiştirme ayarlarına geri dönmemiz lazım.”

Ve…

Ne olmuş biliyor musunuz?
Son iki yıldır, yaz tatilinde köye yerleşmişler.

Köyde internet kısıtlıymış.
İlk günler hiç kolay olmamış tabii.
Büyük bir dirençle karşılaşmışlar.

Çocuklar, “Evimize dönelim” demişler de demişler.
Hem de ilk gün!

Erik ağacından erik koparırken büyük kızı arı sokmuş.
Günlerce ağlamış.
Küçük kızı da horoz kovalamış kümesten yumurta alırken.

Ama…

Bir süre sonra çocuklar pes etmişler ve tıpkı babaları gibi tarlaya, bağa bahçeye gitmeye, tavukları beslemeye, ağaçlara tırmanmaya başlamışlar.

“Çok mutluyum çok, çocuklarımın hayatını kurtardım” diyerek bitirdi konuşmasını.